18 Eylül 2011 Pazar

Ne olursa olsun ...

Belirsizliklerin arasına gömülüp kalmış bir yaşamda ne kadar soluk alabilirsin? Kendi etrafında dönüp dururken ya da içine düştüğün suyun içinde çırpınarak daha çok batarken kim duyar çığlıklarını? Herkesin bir yana savrulmayı adet adindiği bir dünyada sen nerelere savurursun bedenini? Hiç bilmediğin, tanımadığın, henüz güvenemediğin başkalarına nasıl emanet edersin içinde büyüttüklerini? Gitsen gidemezsin; kalsan kalamazsın! Senin olan hiç bir yer yoktur; senin olan kimse yoktur ve sen kimsenin değilsindir. Hiç bir yere kök salamayacak bir kaçaksındır. Ve bilirsin ki yalnızsındır!
Oysa istediğin biraz yalnızlıktır, biraz sakinlik, biraz sessizlik... Ama belirsizlik asla! Belki dediklerinin sonu yokmuş gibi hissettiğin her dakika içini kemiren kuşkularla tüketirken kendini her kafadan çıkan seslerin gürültüsünde sağırlaşırsın. Herkes konuşurken susmak ister susamazsın. Keşke konuşmasalar, keşke sormasalar, keşke, keşke, keşke... Cevabını bilmediğin soruların arasında yokederken hislerini, her geçen gün daha da durgunlaşır ruhun.
İyiymiş gibi görünüp mideni kazıyan kurtlarla savaşırken umursamaz görünmeye çalışırsın. Kaygısızsındır, umutlusundur, iyisindir işte! Ne büyük yalan iyi değilsindir! Haline şükretmeyi bilsen de iyi değilsindir işte! Ve ama şarkının dediği gibi insan hep umut eder, ne olursa olsun yaşamaya mecbursun!

http://www.youtube.com/watch?v=xJdyFglBh2Y&feature=related

8 Eylül 2011 Perşembe

Eğitim-Öğretim

Zihnimin başlattığı eğitim süreci başarılı bir biçimde devam ediyor. Henüz eğitim ve öğretim yılının bir türlü başlayamadığı sevgili komşumuz bir yandan ruhumu okşar bir yandan da sabrımı deneyerek beni terbiye ederken, zihnim her bir kuru başarıyla geçiyor. Artık aniden beliren sürprizlerin bütün planları silmesine falan tepki vermemeye başladı mesela. Öyle ki hemen B, C, D, E ... planları otomatik olarak üretiliyor.Yine de derinlerden yükselen isyan çığlıkları yok değil. Zamanla zihnimin meşru şiddet tekelini devreye sokacağına inanıyorum. Bekleyip, göreceğiz!
Çok değil aylar evvel, bir münasebetsiz çıkıp, insanların haklarını araması, eylemler, grevler yapması vs. hakkında atıp tutsa sinirden deliye dönebilir, ağzının payını vermek için en iyi nutuğumu bulup suratına haykırabilirdim. Koşullar insanı nasıl zorluyor aaa dostlar! Her gün Yunanistan'daki şu grevlere, protestolara bir son verseler de artık üniversite açılsa diye dua etmekten bir hal oldum. Adamların başına YÖK belasını getirecekler, üniversitelerin özgürlüğünü sınırlayacaklar ben de dünyanın en bencil, vurdumduymaz insanı olarak ayyy ama yeter artık diyerek dua ediyorum. Ahh ahhh görüyor musunuz ne hale geldim. Memlekette her kesim çılgınlar gibi greve gidip hükümeti zorluyor. Ne güzel! Susup oturan bir millet değil en nihayetinde. Biz olsak 3 kişiyi bir araya zor getiririz. Bir araya gelen topluluklarda çevik kuvvet yığınları tarafından şiddetle geri püskürtülür. Hal böyle olunca ne güzel, haklarını savunuyorlar keşke biz de böyle olsak diyor insan. Fakat bazen de denge öyle kaçırılıyor ki eee arkadaş siz de abartıyorsunuz diye veryansın edesim geliyor. Velhasıl ortamız yok! Ne bizim ne komşunun !!
Gelin görün ki ruhsal ve bedensel sağlığım açısından en azından bir süreliğine bir orta bulunursa sevineceğim. Saygılar, sevgiler...

5 Eylül 2011 Pazartesi

Balloons !!!

Be my colourful balloons and don't fly to the sky! I can hold you and I never leave you! Just stay with me! I need to trust, I need to love, I need to breath! I want to believe in you, your words, your eyes and smile on your face. Be my colourful balloons and don't go fars! I can see your heart and read you! I can listen to you forever! I can cook for you :) Be my colourful balloons and don't leave me ! I want to feel you, your touch, your kiss and everything belongs to you. I can keep you alive and give a new life to you. I can love you ! You can be my breath and a new road to walk! I just need to trust! Can I trust?

4 Eylül 2011 Pazar

Renkli Balonlarım Uçmasın!

Ve aynı hikaye yeniden başlıyor! Yine o küçük kızın elleri titriyor. Yine bırakamıyor rüzgara kendini. Oysa tam da değiştiğini sanırken farklı bir sokakta aynı arnavut kaldırımını aşındırıyor. Renkli balonlarını bileğine bağlamış, dondurmasını yiyor, iştahla. Yepyeni bir şehrin bilindik ışıkları arasında ağır ağır yürüyor, seyrederek dört bir yanı hayret içinde. Ilık rüzgar yüzüne çarpıyor. İnce telli, siyah saçları uçuşuyor ve bir damla parmağına doğru süzülüyor, çıtır külahın üzerinden. Yanaklarından göz kırparken iki gamze ışıl ışıl koşmaya başlıyor denize doğru. Denizin kucağına atılamayacak kadar küçük ve her saniye daha da küçülüyor. Orada durmuş onu izliyorum. Korkusuzca gidişine bakıyorum. O koşuyor, kırmızı elbisesi koşuyor, balonları koşuyor ve limonlu dondurması hala elinde. Ayaklarını değdiriyor serin, gümüş sulara. Dönüp kocaman gülümsüyor ve kahkahalara boğuluyor aynı anda. Masumiyetin özgürlüğü, özgürlüğün masumiyeti. Derken inceden bir ses ekşitiyor yüzünü. Korkmuşçasına başını öne eğiyor ve önce ayaklarının dibindeki dalgalara sonra elinde tuttuğu külahına bakıyor. Külahın boşluğunda kayboluyor ve ayaklarının dibine düşen limon topunun suda çözünüşüyle karışıyor dünyaya. Bitiremediği dondurmasına yanamadan o güzel yüreği, balonları kopup gidiveriyor uzaklara. İnanamıyor! Bileğine güvenle bağladığı renkli balonlarının onu nasıl olup da terk ettiğine inanamıyor! Islak ayaklarıyla ağır ağır geliyor yanıma. Şaşkın, ürkek, güvensiz... Ve değişmeyen tek şey yüzüne yapışıp kalmış o gülümseme... Bu küçük ne şanslı ki henüz üzülmeyi bile bilmiyor. Elimi tutuyor ve o şehirde büyüyoruz. Yine limonlu dondurma yiyoruz. İki külah konduruyoruz üzerine ve asla düşürmüyoruz topları, akıtmıyoruz parmaklarımıza bile. Yine denizin kucağına koşuyoruz, yüzümüzde tebessümle! Yine kahkahalar atıyoruz ve yıllarca büyüyor ama bir tek renkli balonu bile bileğimize takamıyoruz.
Küçük... O kız hala küçük... Hala balonu yok! Korkuyor güvenmeye! Güvenemiyor kimseye! Zaman geçiyor! O kırmızı elbiselerin bedenleri büyüyor ama kimin parmaklarına dokunsa parmakları, titriyor! Yalnız kalmaktan korkuyor, yalnız bırakılmaktan korkuyor! Ahhh bu küçük kız sevmeyi seviyor da çok sevmekten ürküyor. Renkli balonları gibi o çok sevdiklerinin göğe çekip gitmesinden ürküyor. Ve şimdi işte yine aynı hikaye başlıyor!

31 Ağustos 2011 Çarşamba

Gölgesiz

Zamanın dışında yaşıyoruz. Dakikalar içimizden akıp gideli çok olmuş ve nefeslerimiz saniyelerden ağır! Zamanın dışına düştüğümüz o günden beri derin bir sessizlik var havada ve gökyüzü hiç olmadığı kadar daha mavi! Uçuşmaya başlasak bir daha asla duramayacağız ama menevişleyen gök gözlerimizi alıyor! Her yer sapsarı, her yer masmavi, her yer kıpkırmızı... Vücudunun en gizli köşesi bile renklere bulanmış alev alev çakıyor ve o parlaklık ki zamanın dışına hapsediyor ruhunu. Senelerce bedenin yelkovanı kovalıyor, oysa sen hala o yarın başındasın, orada öylece durmuş kamaşan gözlerinle göğe bakıyorsun.  

30 Ağustos 2011 Salı

Ah Komşu Vah Komşu !

Yine uyanır uyanmaz maillerimi açtım. Bugün de güne yüzüm düşük başladım. Bayram sabahı! Oysa benim bayramım, bana geliyorsun dedikleri o maili aldığım dakikada başlayacak. Köşesinde bordo bir baykuşun pis pis sırıttığı o resmi kağıt parçasını elimde tuttuğum günün hayalini kuruyorum. Notere onaylatıp çerçeveleteceğim. Adeta yılan hikayesine dönen bu süreç beni her geçen gün biraz daha yoruyor. Bazen keşke Yunanistan'a değil Almanya'ya gitmek isteseydim diyorum. İngiltere de olabilir ama Fransa istemem! Disiplinli, dinamik, düzenli bir ülkeye gitmek isteseydim karakterime pekala daha uygun bir iş yapmış olurdum. Oysa ben Akdenizin rehavetini seçtim. Yunancaya vuruldum, Yunan tarihini, Balkanları sevdim sonra bir de bir yunanı ! 6 aylık uzun, çileli maratonun her aşamasını geçtikten sonra bugün bu son ve belki de en küçük olanını geçmeyi bekliyorum. Çevremdekilere illallah dedirttim, kendimse artık sabır kusuyorum. Çatlamam an meselesi. Şu yunan zamanlamasnı normal zamanlamaya çevirsek mesela ya da hareketleri hızlandırsak, halara (take it easy) seanslarını azaltsak fena olmaz diye düşünüyorum. Gerçi Yunanistan dediğin tavernasıyla, halarasıyla, siestasıyla, sirtakisi, ouzosuyla Yunanistan! Ara ara sövesim geliyor ama kıyamıyorum vre kanımca enver paşanın Alman sempatizanlığının bir çeşidini Rusya'ya (ama Rusya'nın yeri ayrıdır haa) değil de Yunanistan'a duyuyorum. Komşu candır! Hele bizim gibi opa, amaaaan, hadi, kapaki, ha s..tr dediğinde daha bir candır! O yüzden ha gayret biraz daha dayan eyyy sabır taşı!! Eeeee siz de şans dileyin vre! Polla filakia matia mou!

16 Ağustos 2011 Salı

Mavi

Henüz vakit var. Denizin üzerinden süzülen ağır, ılık bir rüzgar gibi sarhoş, salına salına vuruyor dakikalar yüzüme. Küçük bir oyun, yakamozların ışığında ve yakamozlar evim olmuş oyunumda. Şimdi dakikalar beni kovalıyor ve çok yok oyunun tersine dönmesine. Denizin içinde erittiğim her donuk bakışın arkasından gülümsüyorum. Belirsizliklerin içinde dalgalanırken ruhumu savurup atıyorum karşı kıyıya. Oysa karşı kıyı başlı başına belirsizlik. Öyle ya yaşamak... Öğreniyorum! Hiç bir yere ve hiç kimseye, kendime bile ait olmamayı öğreniyorum. Öğlenin güneşinde kuduran dalgaları akşama erdirmek için verdiğim her çabada özlemiyle kıvranıyorum gümüş rengi çakan enginin. Az kaldı! Ay denize erecek ve ben bilinmezliklerden sıyrıldığımı sanırken yeni bilinmezliklerin içine düşeceğim. Oysa işte tam da o an yaşamın tadını en derinlerde hissedeceğim. Ve alacağım her nefeste günü geceye, ayı denize erdirmeye çalışırken ordan oraya uçacağım her köşesine değerek göğün. Ebediyetin olmadığı bu yerde aynı maviye kaç farklı benle ve fakat aynı aşkla bakacağımın merakıyla geçecek ömrüm ve belki de her nerede ve kimle olursa olsun en gerçek hep o mavi olarak kalacak. Savaştığım ve seviştiğim o mavi...

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Herkesin kendini en çok yorulan sandığı bir dünyada yaşıyoruz. Herkes çalışıyor, herkes yoruluyor ve herkes herkesten daha başarılı, azimli, çalışkan, dayanıklı, güçlü vs. Kimsenin kimseyi hoşgöremediği, hoşgörmeye kalktığı zamanda çözümü kaçmakta bulduğu bir dünyada yaşıyoruz. Seslere dayanılmayan, kelimelerin gizlenemediği, sabrın uzaklardan el salladığı hızla akan zamanların içinde kayboluyoruz. Ve tüm bunların dahilinde ve haricinde dolaşırken sessizce, öyle güçlü bir çığlık yükseliyor ki içimden daha da çok susuyorum. Sanırım her geçen gün kaçmaya biraz daha alışıyorum. Her geçen gün beni yalnızlığa ve bencilliğe sürükleyen bu çağın içinde doğduğuma daha çok lanet okuyor ve inadına bu çağın içinden akıp gidiyorum onun toprağıyla kararak özümü. Varolanların yokluğundan dert yananlara üzülüyor ve yokolan ve fakat var ettiklerimizin özlemini duyuyorum.
Gitmek istiyorum!
Her geçen gün daha çok korkuyorum ve her geçen gün korkularımdan cesaret buluyorum. Yoruluyorum, yoruldukça koşuyorum. Güçlü müyüm? Belki !
Ve evet gitmek istiyorum!
Gitmek özgürlüğüm, özgürlüğüm sanatım olacaksa gitmek istiyorum!

5 Ağustos 2011 Cuma

Masal

İşte yine bir günün daha sonuna geldik. Teker teker saydığım günler akıp giderken ben yine bin bir telaş içinde kıvranıyorum. Sıcağın vurduğu tenimdeki kavrukluk ve nemin etkisiyle boynumdan süzülen damlalara inat dünyayı küresel ısınmaya karşı korumak adına direniyorum. Nafile...
Bugün bir ara geçmişi özledim. Geçen ayların verdiği onca acı ve sıkıntının yanında doyamadığım o heyecanın tadıyla hayat bulurken bile geçmişi özlemiştim, zaman zaman. Bir devri kaparken kendi devrimimi yapmıştım, farkında olmadan. Bana ait olmayan bir ben yaratıp yaşadığım masalın gerçeğe dönüşmesine seyirci kalmış; masalın kahramanı olduğumu dahi farkedemeden savrulup gitmiştim alışageldiğim gerçeklikte. Ne o gerçeklik masalımı kabul edebilmişti; ne ben masalın gerçek olduğuna inanabilmiştim uzun süre. Her devrim gibi kanı akmıştı birilerinin ve ben giyotinin başındaki cellatla giyotine giden arasında arafta kalmıştım. Ve araf hepsinden kötüydü. Oysa her şey o kadar açıktı ki... Dünümü özleyip, bugünüme ağlarken yarınımdan vazgeçemiyordum. Gerçeğe dönüşen masalım yarınım olmuş ve ben yarınıma aşık olmuştum. Artık onu yaşamanın sabırsızlığıyla kıvranıyordum, çaresizce.İçimdeki korkuya ve suçluluğa rağmen ayaklarım o bilinmeyene koşuyor ve uzakların yolunu tutuyordum. Dengesini bozduğum ya da yok ettiğim düzenimi, düzenini ya da düzenlerini düşünmek istemeden ilk kez yalnızca hissettiğim gibi ve gideceğim günün hayaliyle yaşıyordum. Kendi devrimimi gerçekleştirmeye karar verdiğimde aniden içine düştüğüm o diyardan, o masal ülkesinden uzanan el şimdi beni çağırıyor. İyi geceler  !!

Gecenin Çıplaklığı



Bazen anlayamazsın!
Göremezsin!
Duyamazsın!
Konuşamazsın!
Hissedersin!
Her gün özenle giydiğin o ceketi üstünden çıkarır,
Çırılçıplak kalırsın!
Ve çıplaklık özgürlüğün olur.
Hiç duymadığın bir ses çınlar kulaklarında
Tutmadığın bir el uzanır başına,
Başka bir sıcaktır, değer tenine
Ve o an,
O başkalıkta kaybolursun!
Oysa kayboluşun dönüştür ve sen
Kaybolurken, kaybederken varolursun yeniden.
Anladığın, duyduğun, konuştuğun, gördüğün O'dur!
O hayatın olmuştur.

1 Ağustos 2011 Pazartesi

Sararmışın Ağarması

4 yıl geçti! 4 yıldır elime aldığım her kalem, kağıda ders notlarını akıttı. Makalelerin, kitapların içindeki satırların altına itinayla çizgiler çizdi. Ne siyaset, ne tarih, ne ekonomi... 4 yıldır hep yazdım ama attığım her çizik yazmaktan başka bir şeydi. Ne oldu da beni ben yapandan böylesine ayrı düştüm bilmiyorum. Unutmadım, sıkılmadım... Sadece anlatamadım. 4 yıl boyunca hiç anlatamadım. Şimdi içimden bir ses onun yeniden uyandığını söylüyor. Kim bilir belki de zamanı çoktan gelmişti. Şimdi yeniden şekersiz içmeye alıştığım çayıma her defasında konulan manasız kaşığın yansımasında manasızlıktan mana; mutsuzluktan mutluluk;aşksızlıktan aşk; yokolmuşluktan varoluş çıkaracağım. Kalemimin ucunu kırmadan, ellerim kollarım kararıp yok olana dek yazacağım. Yazacağım ki unuttuğum beni bulup çıkarayım. Back to myself :)