Zamanın dışında yaşıyoruz. Dakikalar içimizden akıp gideli çok olmuş ve nefeslerimiz saniyelerden ağır! Zamanın dışına düştüğümüz o günden beri derin bir sessizlik var havada ve gökyüzü hiç olmadığı kadar daha mavi! Uçuşmaya başlasak bir daha asla duramayacağız ama menevişleyen gök gözlerimizi alıyor! Her yer sapsarı, her yer masmavi, her yer kıpkırmızı... Vücudunun en gizli köşesi bile renklere bulanmış alev alev çakıyor ve o parlaklık ki zamanın dışına hapsediyor ruhunu. Senelerce bedenin yelkovanı kovalıyor, oysa sen hala o yarın başındasın, orada öylece durmuş kamaşan gözlerinle göğe bakıyorsun.
31 Ağustos 2011 Çarşamba
30 Ağustos 2011 Salı
Ah Komşu Vah Komşu !
Yine uyanır uyanmaz maillerimi açtım. Bugün de güne yüzüm düşük başladım. Bayram sabahı! Oysa benim bayramım, bana geliyorsun dedikleri o maili aldığım dakikada başlayacak. Köşesinde bordo bir baykuşun pis pis sırıttığı o resmi kağıt parçasını elimde tuttuğum günün hayalini kuruyorum. Notere onaylatıp çerçeveleteceğim. Adeta yılan hikayesine dönen bu süreç beni her geçen gün biraz daha yoruyor. Bazen keşke Yunanistan'a değil Almanya'ya gitmek isteseydim diyorum. İngiltere de olabilir ama Fransa istemem! Disiplinli, dinamik, düzenli bir ülkeye gitmek isteseydim karakterime pekala daha uygun bir iş yapmış olurdum. Oysa ben Akdenizin rehavetini seçtim. Yunancaya vuruldum, Yunan tarihini, Balkanları sevdim sonra bir de bir yunanı ! 6 aylık uzun, çileli maratonun her aşamasını geçtikten sonra bugün bu son ve belki de en küçük olanını geçmeyi bekliyorum. Çevremdekilere illallah dedirttim, kendimse artık sabır kusuyorum. Çatlamam an meselesi. Şu yunan zamanlamasnı normal zamanlamaya çevirsek mesela ya da hareketleri hızlandırsak, halara (take it easy) seanslarını azaltsak fena olmaz diye düşünüyorum. Gerçi Yunanistan dediğin tavernasıyla, halarasıyla, siestasıyla, sirtakisi, ouzosuyla Yunanistan! Ara ara sövesim geliyor ama kıyamıyorum vre kanımca enver paşanın Alman sempatizanlığının bir çeşidini Rusya'ya (ama Rusya'nın yeri ayrıdır haa) değil de Yunanistan'a duyuyorum. Komşu candır! Hele bizim gibi opa, amaaaan, hadi, kapaki, ha s..tr dediğinde daha bir candır! O yüzden ha gayret biraz daha dayan eyyy sabır taşı!! Eeeee siz de şans dileyin vre! Polla filakia matia mou!
16 Ağustos 2011 Salı
Mavi
Henüz vakit var. Denizin üzerinden süzülen ağır, ılık bir rüzgar gibi sarhoş, salına salına vuruyor dakikalar yüzüme. Küçük bir oyun, yakamozların ışığında ve yakamozlar evim olmuş oyunumda. Şimdi dakikalar beni kovalıyor ve çok yok oyunun tersine dönmesine. Denizin içinde erittiğim her donuk bakışın arkasından gülümsüyorum. Belirsizliklerin içinde dalgalanırken ruhumu savurup atıyorum karşı kıyıya. Oysa karşı kıyı başlı başına belirsizlik. Öyle ya yaşamak... Öğreniyorum! Hiç bir yere ve hiç kimseye, kendime bile ait olmamayı öğreniyorum. Öğlenin güneşinde kuduran dalgaları akşama erdirmek için verdiğim her çabada özlemiyle kıvranıyorum gümüş rengi çakan enginin. Az kaldı! Ay denize erecek ve ben bilinmezliklerden sıyrıldığımı sanırken yeni bilinmezliklerin içine düşeceğim. Oysa işte tam da o an yaşamın tadını en derinlerde hissedeceğim. Ve alacağım her nefeste günü geceye, ayı denize erdirmeye çalışırken ordan oraya uçacağım her köşesine değerek göğün. Ebediyetin olmadığı bu yerde aynı maviye kaç farklı benle ve fakat aynı aşkla bakacağımın merakıyla geçecek ömrüm ve belki de her nerede ve kimle olursa olsun en gerçek hep o mavi olarak kalacak. Savaştığım ve seviştiğim o mavi...
10 Ağustos 2011 Çarşamba
Herkesin kendini en çok yorulan sandığı bir dünyada yaşıyoruz. Herkes çalışıyor, herkes yoruluyor ve herkes herkesten daha başarılı, azimli, çalışkan, dayanıklı, güçlü vs. Kimsenin kimseyi hoşgöremediği, hoşgörmeye kalktığı zamanda çözümü kaçmakta bulduğu bir dünyada yaşıyoruz. Seslere dayanılmayan, kelimelerin gizlenemediği, sabrın uzaklardan el salladığı hızla akan zamanların içinde kayboluyoruz. Ve tüm bunların dahilinde ve haricinde dolaşırken sessizce, öyle güçlü bir çığlık yükseliyor ki içimden daha da çok susuyorum. Sanırım her geçen gün kaçmaya biraz daha alışıyorum. Her geçen gün beni yalnızlığa ve bencilliğe sürükleyen bu çağın içinde doğduğuma daha çok lanet okuyor ve inadına bu çağın içinden akıp gidiyorum onun toprağıyla kararak özümü. Varolanların yokluğundan dert yananlara üzülüyor ve yokolan ve fakat var ettiklerimizin özlemini duyuyorum.Gitmek istiyorum!
Her geçen gün daha çok korkuyorum ve her geçen gün korkularımdan cesaret buluyorum. Yoruluyorum, yoruldukça koşuyorum. Güçlü müyüm? Belki !
Ve evet gitmek istiyorum!
Gitmek özgürlüğüm, özgürlüğüm sanatım olacaksa gitmek istiyorum!
5 Ağustos 2011 Cuma
Masal
İşte yine bir günün daha sonuna geldik. Teker teker saydığım günler akıp giderken ben yine bin bir telaş içinde kıvranıyorum. Sıcağın vurduğu tenimdeki kavrukluk ve nemin etkisiyle boynumdan süzülen damlalara inat dünyayı küresel ısınmaya karşı korumak adına direniyorum. Nafile...
Bugün bir ara geçmişi özledim. Geçen ayların verdiği onca acı ve sıkıntının yanında doyamadığım o heyecanın tadıyla hayat bulurken bile geçmişi özlemiştim, zaman zaman. Bir devri kaparken kendi devrimimi yapmıştım, farkında olmadan. Bana ait olmayan bir ben yaratıp yaşadığım masalın gerçeğe dönüşmesine seyirci kalmış; masalın kahramanı olduğumu dahi farkedemeden savrulup gitmiştim alışageldiğim gerçeklikte. Ne o gerçeklik masalımı kabul edebilmişti; ne ben masalın gerçek olduğuna inanabilmiştim uzun süre. Her devrim gibi kanı akmıştı birilerinin ve ben giyotinin başındaki cellatla giyotine giden arasında arafta kalmıştım. Ve araf hepsinden kötüydü. Oysa her şey o kadar açıktı ki... Dünümü özleyip, bugünüme ağlarken yarınımdan vazgeçemiyordum. Gerçeğe dönüşen masalım yarınım olmuş ve ben yarınıma aşık olmuştum. Artık onu yaşamanın sabırsızlığıyla kıvranıyordum, çaresizce.İçimdeki korkuya ve suçluluğa rağmen ayaklarım o bilinmeyene koşuyor ve uzakların yolunu tutuyordum. Dengesini bozduğum ya da yok ettiğim düzenimi, düzenini ya da düzenlerini düşünmek istemeden ilk kez yalnızca hissettiğim gibi ve gideceğim günün hayaliyle yaşıyordum. Kendi devrimimi gerçekleştirmeye karar verdiğimde aniden içine düştüğüm o diyardan, o masal ülkesinden uzanan el şimdi beni çağırıyor. İyi geceler !!
Gecenin Çıplaklığı
Bazen anlayamazsın!
Göremezsin!
Duyamazsın!
Konuşamazsın!
Hissedersin!
Her gün özenle giydiğin o ceketi üstünden çıkarır,
Çırılçıplak kalırsın!
Ve çıplaklık özgürlüğün olur.
Hiç duymadığın bir ses çınlar kulaklarında
Tutmadığın bir el uzanır başına,
Başka bir sıcaktır, değer tenine
Ve o an,
O başkalıkta kaybolursun!
Oysa kayboluşun dönüştür ve sen
Kaybolurken, kaybederken varolursun yeniden.
Anladığın, duyduğun, konuştuğun, gördüğün O'dur!
O hayatın olmuştur.
1 Ağustos 2011 Pazartesi
Sararmışın Ağarması
4 yıl geçti! 4 yıldır elime aldığım her kalem, kağıda ders notlarını akıttı. Makalelerin, kitapların içindeki satırların altına itinayla çizgiler çizdi. Ne siyaset, ne tarih, ne ekonomi... 4 yıldır hep yazdım ama attığım her çizik yazmaktan başka bir şeydi. Ne oldu da beni ben yapandan böylesine ayrı düştüm bilmiyorum. Unutmadım, sıkılmadım... Sadece anlatamadım. 4 yıl boyunca hiç anlatamadım. Şimdi içimden bir ses onun yeniden uyandığını söylüyor. Kim bilir belki de zamanı çoktan gelmişti. Şimdi yeniden şekersiz içmeye alıştığım çayıma her defasında konulan manasız kaşığın yansımasında manasızlıktan mana; mutsuzluktan mutluluk;aşksızlıktan aşk; yokolmuşluktan varoluş çıkaracağım. Kalemimin ucunu kırmadan, ellerim kollarım kararıp yok olana dek yazacağım. Yazacağım ki unuttuğum beni bulup çıkarayım. Back to myself :)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


